Adroid ile tanışma

İnternetin gündelik hayatlarımıza iyiden iyiye nüfuz ettiği şu günlerde akıllı telefon olarak tabir edilen cihazlara yönelmek kaçınılmaz hale geldi. Akıllı telefon ifadesi ile tanımlanan cihazlar telefon işlevinin yanında birer mini bilgisayar gibi ihtiyaçlarımızı giderememizde yardımcı vazifesi görüyor. Bu cihazlarla bilgisayarlarla gerçekleştirdiğimiz işlemlerinin birçoğuna mobil olarak ulaşabiliyoruz.

Bu aygıtlar genellikle işletim sistemleri ile birbirinden ayrılıyor. Bu yazıyı hazırladığım günlerde piyasada akıllı telefon olarak nitelendirilen aygıtlar; IOS (iPhone), Android, Windows Mobile, Blackberry ve Symbian işletim sistemleri ile beğenimize sunuluyor.

Ben akıllı telefon tercihimi Android işletim sistemli bir cihazdan yana kullandığımdan bu yazıda ve daha sonra gelecek devam yazılarında Android işletim sistemi ile hiç tanışmamış olanlara bir rehber niteliğinde olabilecek kişisel deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Karşılaştırmada bulunacağım diğer işletim sistemlerine ait cihazları kendim kişisel olarak kullanmış olmasam da çevremdeki arkadaşlarımın deneyimlerini yakınen gözlemlediğimden bir sorun teşkil etmeyecek.

Neden Android İşletim Sistemi?

Yukarıda da bahsettiğim üzere akıllı telefon alırken tercih edebileceğimiz farklı seçenekler bulunurken neden Android üzerinde ısrarcı olduğumu kısaca vurgulamak istiyorum. Elbette şu an piyasada bulunan en güçlü rakibi olan iPhone bu vurgulardan nasibini alacak 🙂

Her şey’den önce Android açık kaynaklı bir işletim sistemi. Bunun anlamı cihaz üreticilerinin bu işletim sistemini kendi yol planları doğrultusunda özgürce modifiye edip aygıtlarında kullanabilmeleri. Bu son kullanıcı açısından sınırsız bir donanım seçeneği sunuyor ki benim için en önemli kıstaslardan biri buydu.

Android’in en önemli rakiplerinden, hatta en ciddi rakibi diyebileceğimiz İOS (iPhone) son kullanıcıya depolama kapasitesinden başka seçenek şansı bırakmayan bir şekilde pazarlanıyor. Her yeni modelde güncellenen cihazlar haricinde iOS işletim sistemine sahip farklı donanımlar kullanmanızın herhangi bir yolu yok. Bu; ama ben biraz daha büyük ekranı olsun istiyorum, ben şu özelliğine ihtiyaç duymuyorum gibi kişisel isteklere göre biçimlendirilmiş sistemlere ulaşamamız anlamına geliyor.

Oysa Android işletim sistemini kullanan üreticilerin akıllı telefonları son kullanıcıya bütçeleri ölçüsünde sayısız seçenek sunuyor. Ekran boyutları, özellikleri, markaları ile birbirinden farklılaşan sayısız model arasından kendi ihtiyaçlarınız doğrultusunda bütçenizi delmeyecek bir seçim yapabiliyorsunuz. Bu sayede 300 liraya da bir android işletim sistemli akıllı telefona da sahip olabiliyorsunuz 2000 liraya da. Elbette ki bu cihazlar arasındaki fark oldukça büyük oluyor ama satıcıların kendilerini beğenmiş olan tavırları ile karşılaşmıyorsunuz.  Bu durumda biz kullanıcılar için büyük bir avantaj olmuş oluyor.

Tercih sebeplerimden biri de Android işletim sisteminin sınırsız bir biçimde kişiselleştirilebilir olması. Bahsettiğim üzere Android’in açık kaynaklı olması firmaların üretip cihazlara yüklediği versiyonlardan farklı modifiye versiyonları da yüklememize olanak sağlıyor. İOS’un getirdiği katı ve sınırlayıcı anlayışı baştan beri sevmediğimden Android’in bu özelliğine bayıldığımı ifade edebilirim.

iPhone ve Android arasında yapılan karşılaştırmalarda en çok basit kullanım ve kalite konularında iPhone lehine yorumlara rastlayabilirsiniz. Ki bu başka açılardan bakılmadığı sürece göreceli olarak haklı gelebilir.

Kalite ödediğiniz ücretle değişen göreceli bir kavram. iPhone’un şimdiye kadar en çok sevdiğim ve beğendiğim özelliği retina ekranı. Bunun yanında hızla değişen ve gelişen teknoloji pazarında bir akıllı telefonun en fazla 2-3 yıl kullanılıp akabinde yeni modeli ile değiştiğini düşündüğümüzde dayanıklılık konusunu dikkate almak istemiyorum. Hoş almaya kalksam da telefonlar arasında yapılan dayanıklılık deneylerinde iphone cihazların rakiplerine karşı üstün olduğunu söylemek güç.

Android işletim sistemine sahip bir telefonun kullanımı en az rakibi olan iPhone kadar kolay ve basit aslında. Ancak yukarıda da bahsettiğim üzere sınırsız kişiselleştirme seçeneği sunduğundan bu seçenekleri kullanırken elbette daha karmaşık görünecektir. Yoksa telefonu açıp arama yapmak, uygulama yüklemek, müzik dinlemek, fotoğraf çekmek, oyun oynamak hiç de zor değil. Telefona alıştıkça her geçen gün daha fazlasını istediğinizden ve bu isteğinize de karşılık bulduğunuzdan zaman içinde alışıp başta en karmaşık gelen şeylerin bile nasıl basitleştiğini kendiniz gözlemleyeceksiniz.

Zaman içinde edindiğim hemen hemen tüm elektronik cihazların kendilerine ait bilgisayara yüklenip aracılık eden uygulamalarını denedim, açıkçası aracı programlardan nefret ederim. Bu şimdiye kadar kullandığım telefonlar için de geçerli fotoğraf makineleri için de. Mesela fotoğraf makinelerinden bilgisayarıma aktarım için hiç bir zaman üreticinin sunduğu programı kullanmamışımdır. Sevmem, hoşlanmam. Çünkü sınırlanmayı sevmiyorum. Nereye varacağımı anlamışsınızdır. Android’in rakibi olarak kabul edilen iPhone’da hemen hemen tüm aktarım işlemleri için iTunes programına ihtiyaç duyuyorsunuz. Basitçe bir mp3 dosyasını telefon belleğine atıp saklamak bile nasıl bir uğraş gerektiriyor bilenler bilir. Oysa Android sistemli telefonumu aldığım gün, usb kablosu vasıtası ile,  çektiğim fotoğraflara direkt SD karta ulaşıp erişmek, müzik dosyalarımı sd karta kopyalamak son derece basit işlemlerdi. Cihazın size değil, sizin cihaza hükmediyor olmanızı bilmek benim için önemli.

Aklıma gelen daha birçok özellik olmasına rağmen şöyle bir yukarı baktığımda yazının fazlası ile uzamış olduğunu fark ettim. Tanışma faslını burada kapatıp Android işletim sistemi hakkında daha fazla deneyim paylaşımını diğer yazılara bırakayım diyorum.

Sevgilerle kalın…

 

CEVAP VER