DİL, BİZİM İNSANİ, TOPLUMSAL VE ÖZNE DURUMUMUZA BAĞLI, ÇEVRESİ ÇİZİLEMEYEN BELLİ BİR SAYDAMSIZLIĞI KAÇINILMAZ OLARAK BAĞRINDA TAŞIMAKTADIR.

Duru bir dil yaratma tasarısı çok erken bir tarihte belirdi ve Yunan dünyasında felsefenin temelini oluşturdu. Bu tasarı, başından itibaren dilin hakikati üretmeye elverişliliği ve logos sorunuyla karşı karşıya kaldı. Ama dile, ilk olarak diller arası mesafede; ikinci olarak da bir dilin doğurduğu bütün anlaşılmazlıklar, kaypaklıklar ve anlamsızlıklar da olmak üzere bir saydamsızlık payı tanımak gerekti. Başlangıçtaki felsefî tasarının yetersizliklerini aşmak için, yapay diller yaratmak ve doğal dili arındırmak amacıyla sürekli sözcelere geri dönme arzusuyla radikalleşmesi buradan kaynaklanır. Leibniz’in bir gün « usavurmak ve hesap yapmak aynı şey olacaktır » biçimindeki sözleri bu düşü gayet iyi ifade etmektedir. Ama bu biraz hızlı gitmek değil midir? Çünkü gene de, bütün bu saydamsızlık belki de dilin kusuru olmaktan çok bunların konuşan özneler olması olgusuna bağlıdır. Oysa dil bilimin, mantıksal pozitivizmin ve modern iletişim kuramlarının, konuşan öznenin bu iletim alanında birbirleriyle karşılaştıklarım düşünmek mümkündür. Bunların hepsi temel olarak koda ve vericiyle alıcı arasındaki ilişkiye bağlıdır. Ama konuşan özne bir bilgi aktarım içinde kodlayarak ve kodları çözerek kimi zaman bir verici kimi zaman bir alıcı değil midir? Söz konusu olan ister doğal dil, ister biçimsel mantık dilleri olsun; anlatım sorununu, yani Husserl’ın Logische Unteruchungen ‘de (« Mantık Araştırmaları») hatırlattığı gibi doğrunun kendini olduğu biçimiyle sunduğu öznelliğin doğası sorununu aktarmak, iletmek güçtür. Öyleyse, pozitif disiplinlerin etkisi altında modernliğin, filozof Jean Hyppolite’in (1907 -1968) yapay dillerin özelliği olan «iyi anlaşılma » dediği şeyi model durumuna getirip getirmediği sorulabilir. Bu tasarı, bilim alanında meşrudur, ama hayat içindeki özneler söz konusu olduğunda sorun yaratmaktadır. Sözle anlatılamaz olana, hele akıldışı olana dönüş kesinlikle söz konusu değildir. Ama J. Hyppolite’le devam edersek, « sezinlenen »i ve « yanlış anlaşılan »ı -hatta « anlaşılmayan »ı da hesaba katmak gerekir. Birbirimizi anlıyorsak, kodlanamayan ama konuştuğumuzda sezinlenen bir şey olduğu için anlıyoruzdur. Dili otomatik olarak işletmeyi amaçlayan tasarılar da sonunda tam bu noktaya varmaktadır. Ama İnsanî özne olarak söylediğim ya da duyduğum, hiçbir zaman tam olarak saydam olmadığından anlamadıklarım ya da yanlış anladıklarım da vardır. Söz, bir başka mantıktan, bireysel bilinç dışı ve toplumsal gruplarca düğümlenmiş dille ilişkili bir mantıktan doğar.

 

CEVAP VER