Şimdiki zamanlar zaman değil azizim, ne varsa bizim zamanlarda vardı. Şimdi gençlik de gençlik değil” şeklinde başlayıp devam eden dost sohbetlerine rastlamayanınız yoktur sanırım, hele sohbet ortamında yaşça büyük aile büyükleri de varsa. Her kuşak kendinden bir sonra gelen kuşağı beğenmez, kendi kuşağından bir önceki kuşağa özlemle göndermelerde bulunur. En azından siz rastlamıyor bile olsanız benim sıklıkla karşılaştığım durumlardandır bu. İzleyenleriniz olduysa “Paris’te bir film’in içerisinde bulunan ana vurgusunda da bu oluşturuyordu. Her ne kadar geçip giden zamanların arkasından ah-vah etmeyi sevmesem de sanırım ilerleyen yılların insana bir hediyesi olarak ben de tadıyorum artık bu duyguyu.

Her sabah işe gidişlerde ve akşam eve dönüşlerde toplu taşıma araçlarını kullanmak durumunda kalıyorum. İnanın bir toplumu yansıtan en güzel sahnelerdir toplu taşıma araçlarında yaşananlar. Binlerce değişik ortamdan, sayısız çeşitlilikte insanla karşılamanız olasıdır. Hele gözlemlemeyi de benim gibi sevenlerdenseniz, toplumdaki değişimi çok net olarak görebileceğiniz yerlerin başında gelir toplu taşıma araçları.

Ben Kurtuluş’ta doğdum, büyüdüm. Benim çocukluk yıllarımda araç sahibi olmak öyle her aileye kısmet olacak şeylerden değildi açıkçası. Arabası olana gıpta ile bakılırdı. Anadol ilk defa görücüye çıktığında kura ile sıra bekleyenlerin varlığı en büyük göstergesidir bunun. Haliyle ailecek toplu taşıma araçları tercih edilirdi şehir içi ulaşımlarda. Belediye otobüsleri de bu tercihlerin ilk sırasında yer alırdı. Bizim çocukluk yıllarımızda belediye otobüslerine binmek bile çocuk halimizle çok büyük bir olay gibi gelirdi. Ya da ne bileyim benim hatırladığım, bende kalan izleri bu yönde. Ailemiz bize otobüslerde saygıda kusur etmememiz, büyüklerimize yer vermemiz konusunda telkinlerde bulunurdu. Biz de bunlara uyar, kendimizden yaşça büyük birini görsek hemen buyur ederdik, yer verirdik. Ve bunu öfleyip pöfleyerek yapmadığımı çok iyi biliyorum zira yıllar geçmiş olsa da bu alışkanlığımı hiç kaybetmedim halen devam ediyor.

Bahsettiğim üzere işe gidiş gelişlerimde toplu taşıma araçlarını kullanıyorum. Gözlemliyorum.  Özellikle yeni neslin içinde bulunduğu durum çok fazla genelleme yapmak istemesem de pek hoş düşünceler taşımama izin vermiyor. Mutlaka siz de rastlamışsınızdır. Ellerde cep telefonu mesaj yazma derdinde, kulaklarda son ses kulaklıklar, kafa önde, dünya geride bırakılmış, yayılarak tabir edebileceğim bir oturuş şekli. Ayakta durmakta zorluk çeken yaşlıların bile araca binmesi en ufak bir etki yaratmıyor. Gençler yayılırken, yaşlılar ayakta…

 

Ailesi ile birlikte yolculuk edenlerin de farklı olduğunu sanmayın sakın. Bizim ailemiz en kötü ihtimal kucaklarına alır veya bir köşede ayakta durmamızı sağlardı. Şimdi el kadar çocukları yanlarında oturturken yaşlı insanların ayakta yolculuk etmesine seyirci kalan aileleri de gözlemliyorum.

 

Şimdi soru şu; “Zaman mı insanları değiştiriyor, yoksa zamanı kendi kafalarına göre şekillendiren insanlar mı?” Cevabı bilemiyorum ama kendimce birkaç tespitte bulunmak istiyorum. Elbette katılıp katılmayacaklarınız olabilir bu tespitlerde ama fikirlerinizi de yorum kısmına eklemenizi bilhassa rica edeceğim.

 

Önceleri yerleşim alanları şimdi olduğu gibi onlarca katlı sitelerin bulunduğu 3-4 blokla sınırlandırılmış yerler değildi. Akşamın geç saatlerine kadar sokağımızda top peşinde koştuğumuz, ve annemin artık sabrının sınırlarına gelmiş bir şekilde avazı çıkana kadar bağırarak bizi eve çağırdığı zamanları unutmadım,  henüz dün gibi… Bugün sitelerde doğup büyüyen çocukların aman bir olayla karşılaşmasın da. Diye söylenerek evin önünden bile yalnız başına inmesine izin verilmediği bir dönemdeyiz.

 

Bundan 20-30 yıl kadar önce kadınların iş hayatına katılımları bugünkü kadar yoğun değildi. Elbette yine çalışan kadınlar vardı ama bugün olduğu kadar yoğun değildi kadınların iş hayatındaki varlıkları. Aileler çekirdek aileden yapısından öte büyükanne büyükbabaların da katılımı ile daha geniş haldeydi. Kadının ekonomik özgürlüğü kazanması, erkek egemenliğine boyun eğmesine gerek bırakmamaya başladı, boşanmalar gün geçtikçe arttı. Sonuç olarak küçülen aileler ve her halükarda yalnızlığa itilen bir kuşak yetişmeye başladı. Taşraya veya Anadolu şehirlerine ilerledikçe bu tespitlerim geçerliliğini yitirir gibi gözükse de metropollerde birebir yaşananın bu olduğunu hepiniz gözlemleşmişsinizdir.

 

Büyüklerin yaşam mücadelesinde zaman zaman depresyona varan iç sıkıntıları evdeki çocuğu daha çok yalnızlığa iter hale geldi. Büyükler kendi ilgisizliklerinin sonuçlarını telafi edebilmek için sınırsız bir özgürlük sunmaya başladı evdeki küçük insana. Her dediği yapılan, her istediği alınan çocuğun yalnızlığının bu şekilde giderilebileceğini sanan ebeveynler aslında en büyük zararı verdiklerinin farkında bile olmadılar çocuğa. Boşanmış ailelerin çocuklarında bu etki daha yüksek bir şekilde çift taraflı olarak hissedildi.

 

İnanılmaz derecede korumacı bir şekilde yetiştirilmeye, büyütülmeye başladı çocuklar. Yeni nesli anne babaları sanki kendileri de miligramlarla büyümüşçesine çocuğun yedikleri içtiklerini bile tartar hale geldiler. Organik ve zararsız gıda arayışları, hapşırsa apar topar doktora koşturmalar vs vs vs.  Bizim dönemimizde kızamık, su çiçeği gibi hastalıklar haricinde öyle şimdiki gibi zırt pırt doktor yollarına düştüğümüzü pek hatırlamıyorum.

 

Sonuç olarak, kendini dünyanın merkezinde gören, bencil, çevresi ile iletişimi kesik, diyalog kurmakta güçlük çeken bir nesil varlığını gün geçtikçe daha yüksek sesle duyurmaya başladı. Bu durumda bir suçlu arayacak olursak en son çocukları suçlayabiliriz diye düşünüyorum.

 

Ben bir ebeveyn olarak elimden geldiğince; hayatın zorluklarına karşı direnç kazanabilmiş, çevresine duyarlı ve saygılı, iletişim güçlüğü çekmeyen bir evlat yetiştirebilmek için elimden gelen tüm gayreti gösteriyorum. Ama inanın bu çabalarımın ne derece olumlu sonuç vereceğini veya veremeyeceğini hiç bilemiyorum. Bu durumun oldukça canımı sıktığının farkındayım.

 

Belki 20 sene sonraki nesil kendi durumlarına bakarak bizim içinde bulunduğumuz zamanları gösterip “Ah ne günlerdi o günler” diyecekler. Kim bilir???

CEVAP VER